Home AKTÜEL Önce kendimizle dost olmalıyız

Önce kendimizle dost olmalıyız

SHARE
Türk edebiyatının genç kuşak yazarlarından Hülya Habbabe

Hülya HABBABE  

Ben yedi yaşındayken küçük bir köyde tek katlı bir evi andıran okulda okudum. Okul benim için evin dışında ikinci ailem gibi olmuştu ama evimdeki insanlar kadar uyumlu cana yakın hatalarımı örtecek kadar sıcak bir yer değildi. Çünkü benim gibi otuz, kırk öğrencinin olduğu şaşkın bakışlarla birbirimizi süzüp komik bahanelerle arkadaş olmaya çalıştığımız değişik bir yerdi. O anda sana ait düşüncelerin başkalarının gözünde farklı ifadeler oluşturuyor, kimine göre çirkin, kimisine göre bakımsız, kimisi için zengin, kimisi için de okul yıllarını zehir edecek bir öğrencinin alay ettiği kabusa dönüşüyordu. Herkes kendine yakın bulduğu daha rahat konuştuğu kişiyle dost olmayı öğreniyordu. Dostun aynı ikinci sen oluyor; çekingensen çekingen, şımarıksan şımarık, havalıysan havalı biri oluyordu. Yaşam kalitesini, varlığı, yokluğu, hatta yokluğun bu denli belli olmasına alışmak dahi kolay olmuyordu.

O zamanlarda okumayı hemen öğrenmiştim. Arkadaş olmayı, paylaşmayı, sevmeyi, güvenmeyi, küçük sırları saklamayı… Hayatın ta kendisini idrak etmeye kadar gidiyordu bu küçük deneyimler. Sonra zor bela beş yıl okuyup ortaokula attım kendimi. Buradaki ortamı görünce altlık üstlüğü, küçük kızların genç kız havasında dolaşmaları yani hiç görmediğim bilmediğim hayatın çok gerisinden geliyordum. Onlar İngilizce biliyordu mesela ben bilmiyordum. Sadece ben mi? Hayır, benimle birlikte okuyan bütün arkadaşlarım.

Hiç unutmuyorum, edebiyatla tanışmam ilk kez Türkçe öğretmenimizin derse gelip ünlü şairlerden Ahmet Haşim’i anlattığında başladı. İlk kez hayal gücü nedir öğrenmiştim. Yazarın hayatını, başına gelenleri yazmaya başlaması, günleri tersine çevirip gündüz değil de akşamları yaşamaya başlayan yazar dün gibi aklımda…

Daha sonrasında derse gelen öğretmen, elinde düz kağıtları dağıtıp atasözünden kompozisyon yazmamızı isteyince şaşkın halde etrafıma baktım. Ben ve benimle aynı okuldan gelen bütün öğrenciler, hepimiz şaşkınca etrafa bakınıyor ne yapılacağını kestirmeye çalışıyorduk. Bilgisizlik aslında çaresizliktir. Bir keresinde yine başıma gelmişti. İngilizce öğretmeni arkadaşlarımdan birini tahtaya kaldırıp hadi “Bir” yaz deyince okunuşunu “One” dediği “Bir” yazısını anlamadığı şekilde yani Türkiye’deki Van şehrinin ismini yazdı. Hepimiz ürküp korkmuştuk ama diğer çocuklar bizlerle alay edip gülmesinden sonra başka bir hatanın olmasından çekinmiştim. Benim sinirden gözlerim dolmuştu, koca sınıfta ağlamamak için direniyordum. Sebep neydi derseniz; kompozisyon adına hiçbir şey bilmiyor olmamdı. Sustum; suskunluğumu, bilgisizliğimi öğretmen anlamıştı içinde bulunduğum durumumu… Bize ilk şunu söyledi: Yazın çocuklar! Yaz diyordu da bunun bir usulü yok muydu? 

BİR ELİN NESİ VAR, İKİ ELİN SESİ VAR

Anlatamadığım konu ise sadece şu atasözüydü. Sorun tam da buydu yıllarca unutmadığım atasözü: “Bir elin nesi var. İki elin sesi var.” O an derinliğe inmeden aklıma geldiği gibi yazmaya başladım. Bir elimiz olursa alkışlayamayız, yemek yiyemeyiz, oyun oynayamayız ve ipe elbise seremeyiz. Koca kâğıdı bunun gibi komik kelimelerle doldurup öğretmene başarmışçasına emin bakışlarla verdim. Öğretmen hemencecik kağıtlara göz gezdirip sınıfın bilgi yapısını, hayal gücünü, düşünce yapısını görmüştü. Hiç tepki vermeden gülümseyerek atasözünün ne ifade ettiğini, daha doğrusu kompozisyon denince ne yapmamız gerektiğini bir bir anlatmaya başladı. Nasıl utandığımı anlatamam ancak bana kazandırdığı çok fazlaydı… O günden sonra sınıfta en iyi kompozisyon yazan biri olmuştum. Sadece bu da değil; yarışmalara katılır, şiirler yazar hatta küçük birkaç ödül dahi almışlığım oldu. Edebiyatı bana sevdiren sadece güleryüzlü bir öğretmendi. O gün bugündür yazmak benim için değerliydi. Yazıyordum çünkü kendimi dost edinmeyi öğrenmiştim. Kendimi dinlemeyi, anlamayı, karşımdakini anlamayı, hislerine tercüman olacak sözleri yazmayı öğrenmiştim. İşte, o günden beri farkında olmadan yazmaya başlamıştım aslında…

Edebiyatın içine girdikçe gerçekten yazmanın ne denli güzel, ne denli kaliteli olduğunu gördüm. Yazmak bir yetenekti ve yazarlık dünyanın en iyi işiydi bana göre… Ama benim bunu gerçek anlamda idrak ettiğim, yazar ruhumun var olduğunu gördüğüm yıl 2014’tü. Yeni yeni tanıyordum bu yanımı, kendi adıma yazmaya başlayarak…

DOSTLUK: GÜVENMEK, İNANMAK VE SIĞINMAK

Ben istiyorum ki düşünen bireyler, yazmayı seven gençlerimiz çoğalsın. Önce kendimizle barışmalı, zedelenen güvenleri toplayıp barış köprüleri inşa ederek hayata karşı ilk insanı kurtarmış oluruz. Edebiyat bana göre; kendin ile dost olma yolu, insanlarla iletişim kurma yöntemidir. Bildiğim net bir şey varsa, yazan herkesin naif yüreği temiz kelimeleri oluşudur. Dostluk sevmektir; arada hiçbir bağ olmadan yüreğinin ısınmasıdır. Edebiyat, kültür, sanat ve sanatçılar da bu düzende kardeşliğin en güzel örneğidir. Öğrendikçe değer vermeyi, sevmeyi öğreniyorsan; hala kurtaracağımız insanlar vardır.

Dostluk nedir? Ya da soruyu değiştirip şöyle mi demeli; herkesle dost olunur mu? Bence dostluk güvendir, inanmaktır, sığınmaktır kendinden başka birisine… Bu bir insan da olur, bir kitap da… Ama gerçek dostluk; gönül bağlarının birbirine uyum gösterdiği kişiyle kurulan bağdır… Kim olduğu, nasıl olduğu asla önem teşkil etmez; doğru olması tüm dengeyi değiştirip farkı kapatır. İyi bir dostluğun başlangıcı kendinle dost olmakla başlar. Ve gerçek hayatta da doğru dostluklar kurmana yardım eder. 

İNSAN HİÇ DOSTUNU GÖMER Mİ?

Geçenlerde bir arkadaşımın bana gönderdiği yazıdan çok etkilendim. Türk edebiyatında bir oyuncu ile bir yazar arasında kardeşliğe kadar giden bağın küçük bir alıntısıydı. Biri Türk edebiyatının gözde şairlerinden olan Can Yücel, diğeri ise Türk sinemasına büyük emek vermiş usta oyunculardan biri olan İhsan Yüce. Biliyorsunuz ki İhsan Yüce, 125’i aşkın filmde oynamış değerli bir oyuncu, senarist, yönetmen ayrıca şairdir. Büyük usta İhsan Yüce, aynı zamanda şair Can Yücel’in de en yakın arkadaşıdır. İhsan Yüce öldüğünde, Can Yücel cenazesine gitmemiş. Cenazeden dönen başka bir arkadaşına ricada bulunarak, kendisini taziye evine götürmesini istemiştir.

Arkadaşı kendini tutamayıp yolda sorar: “Abi neden bugün mezarlığa gelmedin?”

Can Yücel cevap verir: “İnsan hiç dostunu gömer mi?”

İşte biz, buradaki ince gönül bağını çok ama çok iyi anlamalıyız… Dostluk kurmak, bu hisleri yıllandırmak artık günümüzde yok gibi olsa da yaşanmışlıkların renginde bizlere ışık tutacaklar. Onların yaktığı ateşi söndürmemek de biz yeni kuşak yazarların görevidir. Edebiyattan sanata, farklı düşüncelere kadar yeni yazılarda görüşme üzere…